Posts tagged ‘sansür’

Sansürün öbür yüzü (hakkında spekülasyonlar)

January 2nd, 2012

Sistematik internet sansürü herhalde 2011′in en çok konuşulan sosyal medya konularından biri oldu. İktidar sansüre, internetin ‘güvensiz’ olmasını sebep gösteriyor. Öyle ya, gençlere çocuklara, aileye zarar verecek onu o ideal islam ailesi mesudiyetinden uzaklaştıracak çok şey var. Müstehcenlik zaten bütünüyle insanın maneviyatını tahrip eden bir olgu; kavimlerin helak yolunda bir kilometre taşı. Sansürdeki temel dürtünün bu olduğunu anlamak için güvenli aile paketlerinde evrim teorisi sitelerinin yasaklı olmasını örnek göstermek yeter de artar…Herkul.org açık, HarunYahya açık, evrim teorisi yasaklı.

İdeoloji cenahında işler böyle iken tabi bir de para tarafı var.  iPad ve benzeri cihazlar bir dönüşüm yarattı. Neydi bu dönüşüm : bu cihazlar artık sadece birer cihaz değil, reklam ağının bir kanalı, müşteriye temas noktası. Hatta tüketici olarak kontrolünü yitirdiğimiz, “yabancı bir el”.  Yeni medya diye diye reklamcı dostlarımızın eteklerinin zil, davul ne varsa çalmasına sebep.  Android kullanıyorsanız da üzülmeyin Apple cihazları kadar olmasa da size göre de bir şeyler var.

Bunun dışında kalan evimizdeki ADSL gibi kanallar nasıl para getirecek peki? ISP’lerin ADSL aboneliklerinden kazandıkları parayla değil elbette. Hele reklama oluk oluk para akıtan bu canavarların, ADSL gelirleriyle büyümeleri mümkün değil. İnternet bağlantılarımız da paraya çevrilmek zorunda. Nasıl mı? Eski bir deyimle: “Bal tutan parmağını yalar”

ISP’ler ve özellikle de Türk Telekom, her ADSL kablosunun öbür ucuna sahip ve istediği zaman bir hızla dolan videoların bolluk iklimini, istediği zamansa 70 bayta muhtaç olunan bir dünyayı yaratabilir. Hangi içeriğin sayfada “çıt” diye açılacağını, hangisinin açılmasının yıllar alacağını bu güçler belirleyecek. Parayı vereninki oluk oluk akacak, vermeyenin fukara çeşmesi  kuruyacak. DPI (Deep Packet Inspection) vb gibi merkezi ağ yönetim araçları yalnızca güvenlik sebebiyle isteniyor değil ya.  Bütün bunlar benim spekülasyonum ama yine de Ece Ayhan’ın deyimiyle “bir düşünülsün isterim”.

Bu iç büyümenin yanında sansür -kendimizi kandırmayalım- piyasa için pek sorun değil. Hele ki iktidarın, dümen suyundan kafasını çıkarmadan giden, inovasyon yoksunu bir toplumda; iç talep büyümesi öyle yada böyle gerçekleşecek. Kontrollü bir büyüme ile; maneviyatımız inkişaf ederken, piyasanın risk yönetimi işi de aradan çıkacak. Sonra duymadım demeyin.

Bize bir şey olmaz

September 23rd, 2009

Denetim ve Sansür

Türkiye’deki internet kullanıcıları bayram tatiline şok bir haberle girdi : MÜYAP’ın açtığı dava sonucu içinde MySpace ve LastFM’in de bulunduğu 100 kadar internet sitesi mahkeme kararıyla engellendi.
Sorun telif sorunu elbette. (http://tinyurl.com/nmgrv8)

Sansür, Türkiye’de internet toplumunun bir gerçeği. Bu gerçekle yaşamaya da alıştık:  OpenDNS kullanımı,   başka türden DNS “hack”leri ve en acıklısı da Proxy (vekil) sunucular üzerinden başka bir ülkeden  bağlanır gibi sansürün üzerinden atlamak. Aynen ülkemizde yasak olan neşriyatın, yurtdışından getirildiği yıllar gibi. Ama kısa süre sonra bu yöntemler de işe yaramayacak. Nasıl mı ?

Siyasi iktidar, interneti bir tür yayın mecrası olarak tasnif ediyor ve bir yayın mecrası olarak sınırlamak, denetlemek istiyor. Anahtar kelime “denetim”. Denetim, internette hangi içeriğin olabileceğini, hangi içeriğin Türk vatandaşları tarafından görüntülenebileceğini ve dolayısıyla internetin ne olması gerektiğini belirlemek demek. Bunun için, ellerinden geleni yapıyorlar. 5651 yasası ile internetin total denetimi yolu açılmış, ve BTK (Bilgi Teknolojileri Kurumu) kurularak Ulaştırma Bakanlığına bağlanmıştı. Bunları hepimiz biliyoruz.

Siyasi iktidar, interneti “Türk Telekom”dan farklı görmüyor. İnternet bir iletişim altyapısı demek sadece ve bu yüzden denetlenmeli ve yönetilmelidir. Ulaştırma Bakanlığı bu yol haritasının içinde önemli role sahip. Yol haritasını daha net anlamak için “2023 için 105 hedef”  (http://tinyurl.com/m26y8o) yazısı okunabilir.

Bilişim suçlarını izlemek için emniyet’in görevlendirilecek olmasını da bu yazıda söylenenlerin yanına koyduğumuzda; internete bağlanmak için TC Kimlik numaranızın istendiği ve tamamen Ulaştırma Bakanlığı tarafından denetlenen totaliter bir internet geleceğini görüyoruz. Aynen Çin’de, her alınan bilgisayara yüklenmesi zorunlu, izleme-filtreleme yazılımı olduğu gerçeği gibi.

Abarttığımı düşünenler olabilir.  Burası Çin değil, biz başka bir lige , Avrupa ligine aitiz, isteseler de yapamazlar diyenleriniz olabilir. Fakat dünya da tozpembe değil. Alın işte en son Fransa’da HADOPI 2 ve LOPPSI 2  (http://tinyurl.com/mh7278) yasası meclisten geçti.

Yani konjonktür bu yönde. Bütün dünyadaki iktidarlar, interneti denetim altına almaya, her internet kullanıcısını mouse hareketlerine kadar izlemeye çalışıyorlar.  Global bir ölçekte çocuk pornosuna karşı girilen savaşı hatırlayın. Bütün dünyada aynı anda çocuk pornosu denilen garabet ve kimsenin ne olduğunu pek bilmediği şeye karşı bir savaş başlatıldı. Kimsenin hayır diyemeyeceği bir sebep ve ilk adımı atılan denetim. Tutuklanan kişilerden sadece 1 tanesi Türkiye vatandaşıydı.

Bizim siyasi iktidar da -en iyi yaptıkları şeylerden biri bu olduğu için- bu yeni konjonktüre uyum gösterecektir. Alın işte Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın bir açıklaması bunun en iyi delili :

“İnternet yolu ile basın suçlarının oluşmaya başladığına işaret eden Yıldırım, bu nedenle genel bir düzenleme ihtiyacının ortaya çıktığını belirtti.

Yıldırım, “Gazete ve televizyonlarda olduğu gibi, bu sitelerin sahipleri, sorumlu yazı işleri müdürleri, muhabirler falan hepsinin sorumluluklarını belirleyen, herhangi bir suç olması durumunda bunlara yapılacak işlemleri de tarif eden kapsamlı bir bilişim suçları kanun tasarısı Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanıyor. Biz de buna işin teknik yönü itibari ile destek veriyoruz. Bu gerçekleştiğinde, internet ortamında işlenen çok çeşitli suçların daha titiz takip edilmesi, mağduriyetlerin önlenmesi mümkün hale gelecektir” diye konuştu.”

Nedir bu işin bahsedilen “teknik yönü” ve nedir “internet ortamında işlenen çok çeşitli suçların titiz takibi“.  Bir düşünün.

Unutmayalım ki bu bir özgürlük mücadelesi.  Mücadele etmeden kazanmamız mümkün değil.

Tepki göstermek için bir araya geliyoruz (http://friendfeed.com/netdas), sansür tarihi hakkında bilgileniyoruz
(http://tinyurl.com/mwjvbc) ancak siyasi iktidarın sesi çok daha baskın çıkıyor. Demek ki silkinip daha çok bağırmalıyız. Bu amaçla 26 Eylül günü  bir “Netdaş” toplantısı düzenliyoruz. İnternet vatandaşları olarak evrensel bir özgürlük istemi içinde kendi ülkemizdeki özgürlüğümüzü isteyeceğiz : özgür internet ve mahremiyet hakkı.

İnternet tabularımız

August 16th, 2009

Kirli bir yolculuk

ihbarweb

Biliyorsunuz ihbarweb.org.tr , Türkiye internetinin sansür ve denetim kurumu Bilgi Teknolojileri Kurumu – Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) ‘nın internet ihbar merkezi. Buradan çeşitli konularda ihbarcılık yapıp rahatsız olduğunuz, yasak olması gerektiğini düşündüğünüz bir internet yayınını bildirebiliyorsunuz.

Geçerli ihbar kategorileri ise sınırlı. Yani bir siteyi ihbar edebilmeniz ve yasaklanması için çaba gösterebilmeniz için önce bazı şeyleri ihlal etmiş olması gerekiyor. Tabi en sonunda buna mahkeme karar veriyor, ihbarweb ve TİB bu arada sadece bu ihbarı savcılara taşıyan bir organ görevi görüyor.

Bu suç kategorilerinin, yasakların ve dokunulmazların toplumsal olarak tabularımızı ve bir anlamda çifte standartlı totaliter kodlarımızın temelini oluşturduğunu düşündüğüm için bu kirli yolculuğa çıkmaya karar verdim.

1. İntihara Yönlendirme (I don’t belong here)

Üniversitede öğrenci olduğum yıllarda (98-99 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam) bir satanist avı furyası yaşanıyordu. Tüm basın ve emniyet, ortaçağı andırır biçimde satanist gençlerin peşinde sürek avına çıkmıştı hatırlarsınız. Toplu bir mahalle baskısı, Türk ve müslüman dev bir yumruğa dönüşmüş, siyah giyenleri, koyu tonlarda makyaj yapan genç kızları, rock dinleyen tüm gençleri barlardan, pasajlardan toplayıp, heavy metal kasetlerine el koyup, ülkemize yönelik büyük tehdidi bastırmaya çalışıyordu.

Bunun dışında ergenliğe özgü ruhsal bunalım yaşayan, ya da sadece metal müzik dinleyen herkes satanist olmakla “itham” ediliyor, toplumdaki bu büyük engizisyonda şeytana tapmakla yargılanıyordu. Polis ekiplerinin Taksim çevresinde yaptığı çevirmeleri, Akmar pasajı baskınlarını hatırlayın.

Üniversitede biraz marjinal müzik ve şov yapan bir grubun üyesi olan arkadaşım sayesinde çok iyi gördüğüm üzere, bu satanizm öğeli senaryo basın tarafından çok tutulmuştu. O kadar ki, senaryoya devam bölümleri bizatihi medya tarafından yazılıyordu. Star televizyonu bu arkadaşlarımı grubunuzun haberini yapacağız diye eski sur ve sarnıç kalıntılarına götürmüş, sahne şovlarında kullandıkları maske ve makyajlı oldukları halde onları karanlık tünellerde yürüterek, “satanistler işte böyle yaşıyorlar” diye ürkütücü efektler eşiliğinde bu gizli şer mihraklarını güzeller güzeli toplumumuza faş etmişti.

İşte tam bu sıralarda Ataköy 9. kısımdan bir intihar haberi geldi. Haber vurucuydu çünkü iki kişi, iki genç beraber intihar etmişti. 22 Haziran 1998 günü gerçekleşen bu olayı Hürriyet gazetesi şöyle “haberlemiş” :

Ataköy dün akşam korkunç bir olaya sahne oldu. Şizofren olduğu ve uzun süredir tedavi gördüğü öne sürülen Alman Lisesi öğrencisi 14 yaşındaki Alp Cenan Yuğaç, 14. kattan ölüme atlarken, okul arkadaşı 17 yaşındaki Aslı Yardımcı’yı da peşinden sürükledi.
Ataköy’de Yardımcı’nın oturduğu apartmanın 14. katından atlayan iki genç korkunç sondan önce duvara ‘‘Hepinizi seviyoruz. Ama buraya ait değiliz. We don’t belong here’’ diye yazdılar. Olayın şokundan uzun süre kurtulamayan apartman sakinleri, iki gencin ‘Şeytana tapanlar’ grubunun üyesi olduklarını ve sık sık bir araya gelip ayin yaptıklarını iddia ettiler.

Evet işte bu kadar. Her paragrafta ölen iki gencin şeytana taptıkları iddiasını gözümüze sokarak hatırlatıyor Hürriyet muhabiri. Daha tazecik iki insanın, iki gencin yüreklerini burkan, onları hayat denen bu güzel sahiplenmeden vazgeçecek kadar bunalıma sürükleyen ne vardı, neler yaşandı diye meraklandırmak yerine, toplumsal vicdanımıza merhem oluyor bu muhabir: satanisttiler de ondan.

Devam ediyoruz :

MOR HAYRANI…

Sık sık intiharı düşündüğü, mor rengi çok sevdiği için tırnaklarını mora boyadığı belirtilen Alp Cenan Yuğaç ile Aslı Yardımcı’nın ‘Mor ve Ötesi’ adlı gruba da hayranlık besledikleri öğrenildi. İki genç akşam saatlerinde Zeynep isimli arkadaşlarının ayrılmasından bir süre sonra dışarı çıktılar. Birlikte apartmanın en üst katına çıkan gençler, sahanlığın duvarına mor renkli pastel kalemle, ‘‘Hepinizi seviyoruz. Ama buraya ait değiliz. We don’t belong here’’ diye yazdılar.

O zamanlar tabi ki Mor ve Ötesi bu kadar halktan bir grup değildi ve bu gencecik insanların bunalımı yalnızca satanizm olabilirdi. Ne aile, ne okul, ne bu baskıcı ülke, ne bu sevgisiz dünya. Hiçbirşey Radiohead ile Mor ve Ötesi gibi garip müzik grupları dinledikleri ve mor oje sürdükleri gerçeğini değiştiremezdi. Halbuki haberin devamında intihar eden erkek çocuğun bir süredir psikolojik tedavi gördüğü anlatılıyor. Ama bu yeterli olamaz. Haberin devamında yine başa dönülüyor ve polisin tek tip kıyafetler giyen bu satanist grubu ele geçirmek için operasyonlara başlayacağı anlatılıyor ve haber iyice şirazeden çıkıp bir Dan Brown kitabına dönüşüyor. http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/06/22/51019.asp

Aradan 10 yıl geçtikten sonra bize inanılmaz derecede geri gelen , memleketin o ruh hali değil mi? Nasıl bir geri kafalılık. Mor ve Ötesi’ni Eurovision’a yolladık, baş tacı ettik, en popüler rock-pop gruplarından biri haline geldi ve artık bazı intiharları daha iyi anlıyoruz artık , en azından anlamaya çalışıyoruz , bu ruh hali ne kadar karmaşık ve anlaşılmaz olabilse de. Kimbilir başka konularda bir 10 yıl sonra baktığımızda şaşkınlığa uğrayacağımız nice geri kafalılık içindeyiz.

İntihara teşvik edilmez kimse. Edilemez. Yaşama güdüsü en temel insan hatta canlı güdüsüdür. Balinalar ve yunuslar sadece beyin mekanizmalarındaki bir şaşkınlıkla intihar ederler, ama biz insanlar çok daha karmaşık ruh dünyalarımızda, insanca ilişkiler, sevgi dolu içten ve onurlu bir hayatı filizlendirebilirsek ona mutlulukla tutunabiliriz. Yalnızlığın, mutsuzluğun tüm renkleri kendine boyadığı bu sürekli mücadele ve yaratım dünyasında bazı insanlar yaşamayı istemiyorlarsa öncelikle bu dünyayı değiştirmek zorundayız.

Aileler çocuklarının, bir internet sayfasındaki görüşlerden etkilenip intihar edeceğinden, yöneleceğinden korkuyorlarsa, korkmasınlar. Çünkü bunun çözümü ailenin içindedir. Ayrıca hiç kimse bu tip içerikleri çocukların ve gençlerin erişimine engelleyen filtreleme yazılımları türünden çözümlerin karşısında değil. Olmayacak ta. Fakat “İntihara Yönlendirmek” türünden bir başlık altında toplanan ve kastedilen içeriğin yetişkinlerin erişimine açık olmasının bir özgürlük sorunu olduğu gerçeğini görmek zorundayız. Eğer bu böyle olmasaydı, emin olun 10 yıl önce, Radiohead’in (kimileri burun kıvırsa, çok ayağa düştüğünü falan da söylese, arabesk te bulsa bence güzel bir şarkıdır) Creep şarkısı ülkemizde yukardaki intihardan sonra yasaklanmış olacaktı. Ben aşağıda bu şarkının sözlerinin bir kısmını yazmak istiyorum :

Radiohead – Creep

When you were here before,
Couldn’t look you in the eye
You’re just like an angel,
Your skin makes me cry

You float like a feather
In a beautiful world
I wish I was special
You’re so fuckin’ special

But I’m a creep,
I’m a weirdo
What the hell am I doin’ here?

I don’t belong here

radiohead

Korsanlar ne yapacak?

August 16th, 2009

Korsan yuvası darmaduman

Anaam korsan

Bakıyorum da Türkiye Korsan Partisi kurulması konusunda dönen tartışmalar telif haklarına odaklanmış.

Bence tek başına doğru değil. Çünkü esas ve öncelikli konumuz kişisel haklar olmalı. Türkiye’de kişisel haklar konusunda çok gerideyiz unutmayın. Esas mücadele burada verilmek zorunda.

Gelelim telif haklarındaki esas probleme: özgür paylaşım ve P2P , napster den bu yana sonunda hep kaybediyor. Sorun bu. Pirate Bay’ın kurucuları büyük cezalar aldılar , sonuçta korsan yuvasını satın alan Global Gaming Factory şirketi telif hakkı sahiplerini de koruyan yeni ve kullanıcı ücretlendirmesine dayalı bir iş modeline gideceklerini açıkladı. Ağustos ayında bu sistem tamamlanmış olacak. GGF Ceo’su Hans Pandeya şöyle buyurmuş : “İçerik sağlayıcıların ve telif sahiplerinin, site üzerinden indirilen içerikten ödeme almalarını sağlayacak yeni bir sistemi oluşturacağız.” İşte olay bu. Mağlubiyet. Korsan üssünün İngiliz Kraliyet Donanması tarafından basılıp dağıtılması.

Ama durun, P2P hiçbir yere gitmeyecek.

Neden mi? Çünkü hem teknik olarak engellenemez hem de bir insan hakkı.

Olaya telif sahiplerinin hakkı ne olacak diye baktığımızda sanırım kimse Sezen Aksu’nun yeni bir şarkısında hiç para kazanamamasını istemez, ya da George Lukas’ın yeni bir film için para bulamayacak olmasını. İçimiz, haktan yana olan insanlar olarak buna izin vermez.

Ancak gördüğüm kadarıyla bu konuda konuşan birçok kişi henüz Pirate Party bildirgesini okumamış bile. Korsan Parti, telifin tamamen kaldırılmasını değil, kamu yararına düzenlenmesini savunuyor.

Hemen açıklamak istiyorum : kitapçıdan bir kitap alıp okuduğunuzda bunu arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz, bir filmin dvd sini aldığınızda bunu arkadaşınıza ödünç verbilirsiniz. Oysa internet üzerinden bunu yapamazsınız. Bu suçtur. Halbuki paylaşım, doğal bir insan hakkıdır. Telif sahiplerinin haklı oldukları bir nokta ve haksız oldukları diğer bir nokta var. Haklı oldukları şey, internet üzerinde insanların bir anda sahip oldukları içeriği milyonlarca kişiyle paylaşabilmeleri. Bu durumda telif hakkı sahipleri mağdur oluyor. Haksız oldukları nokta ise ürettikleri bir içerikte sonsuza dek hak sahibi olmak istemeleri. Bu süreler çok makul zamanlarla kısıtlanmalı. Fakat bu telif yasalarında değişiklik demek.

Sonuç olarak “e peki telif hakları ne olacak?” diyenlere şunları söyleyebilirim:

Hangi paylaşımlar suçtur? Hangi paylaşımlar telif hakkı ihlali sayılmaz? Arkadaşınızla kitabınızı paylaşmak suç mudur? Elbette hayır. Peki bu durumda adil bir dengeyi nasıl kuracağız. Sorun burada.
Bir yaratım, fikir eseri sonsuz süreyle üretene mi aittir. Bu sürenin uzunluğu yüzünden ne kadar çok kültürel ve bilimsel yaratıdan mahrum kaldığımızın farkında mısınız?

Teknik olarak ta engellenemez, çünkü açık kod ve açık topluluk (community) yeni formatları ve alternatif iletişim kanallarını üretecektir.

Türkiye İsveç değil

Geçenlerde mahkeme kaleminde bir işim vardı. Mahkeme kalemindeki memure, davada hakime sinirlenip küfür ettiği için esas yargılandığı suçtan değil de , “Kamu görevlisine hakaret ve kamunun manevi şahsiyetini …” bişey birşey yapmaktan (tezhir, tenkir?) 1 yıl hapis cezasına çarptırdığını söyledi. Ben de “İsveç olsaydı böyle olmazdı” dedim nedense, birtür arada kalmışlık refleksiyle. Belki İsveç’te de böyle olurdu ama, o gün beni de Türkiye’de devletle davası olan milyonlarca insanın da yaşadığı ve hissettirildiği gibi, güzel ülkemizde devlet vatandaşından üstündür ve vatandaş baskıcı yasalarla boğuşurken, devlete saygı ve sevgide kusur etmemelidir. Yoksa fena olur.

Kurulacak bir Türkiye Korsan Partisi, global ölçekte bu telif ve patent meselesine yoğunlaşırken, yerel ölçekte kişisel haklar ve mahremiyet projelerine yoğunlaşmalıdır. Birkaç gündem maddesi :

  1. İnternet’teki sansür akımı ve internete yönelik totaliter düşünce
  2. Emniyetin İnternet izleme faaliyetleri
  3. Emniyetin genel dijital izleme faliyetleri (örneğin Mobese)

Bu türden düşünceleri kapsamayan bir Korsan Parti hareketi benim için yüzeysel bir çabadan öteye gitmeyecek, ayrıca da üstlendiği dönüşümü gerçekleştirecek gerçekçiliği sağlayamayacaktır. Çünkü ne bir Pirate Bay davası var, ne de Türkiye, İsveç.

internet !!!